Bismillahirrahmanirrahim
DİNİN KAİNATTAKİ YERİ
/Bulgarca’dan tercümedir/

Kâinat astronomi biliminin inceleme ve araştırma birimidir. Kendi açısından astronomi bilimi matematik ve fizik gibi iki denk ilimden oluşmaktadır. Bu ilimlerin başarılarını kendini bilen biri ınkâr etmeye kalkışmaz. İnsanlık her zaman dünyanın ötesinde ne olduğunu merak etmiştir. Daha eski çağlarda bile insanlar uzay cisimlerini takip ederler, gördüklerini açıklamaya çalışırlarmış. İlmin gelişmesiyle birlikte meydana gelen oluşumlar daha doğru açıklanmaya başlanmıştır.

İlim açık, denk, tarafsız, bir tartışmada tarafsız kalır, tüm soruları olduğu gibi sunabilme yetkisine sahiptir. 500 yıl öncesinde dünyanın kainatın merkezi olduğu düşüncesi göz önünde bulundurulursa ilim çok hızlı bir şekilde gelişmektedir. Daha yeni bir görüş olan Güneşin galaksinin merkezi olduğu düşüncesi de bilgilerin ve ilmin gelişmesiyle birlkite reddedilmiştir. Parçası olduğumuz galaksi sistemi bile kâinatta ayrıcalıklı yer almaz, o sadece diğer galaksilerle birlikte kâinatın daimî gelişmesinde rol almaktadır. Galaksiler kâinatın temel kütlesidir bunlar farklı sayılarda yıldızları içlerinde barındırmalktadırlar. Bilim literatürüne göre galaksiler bir milyon yıldızdan binlerce milyar yıldızları barındırmaktadırlar- bunların en büyüklerine dev galaksi sistemleri denmektedir.

Çağdaş astronomıye göre uzaydaki galaksilerin sayısı yaklaşık 200 milyardır. Bazı kaynaklarda ise bu rakam 50 milyar, diğerlerinde 100 milyar, başkalarında ise yaklaşık 200 milyar olarak geçmektedir. Benim için yıldızların ve galaksilerin tam rakamı önemli değildir, ben daha çok bunların uzaydaki hiyerarşik düzeni ve sıralamayı sağlayan hareketlerinden ilgilenmekteyim.

Herkez tarafından bilinen bir gerçektir ki uzaydaki kozmik nesneler kendi etrafında dönerek başka kendilerinden daha büyük bir kozmik nesnenin etrafında dönerler böylece varoluşumuzun anlamı olan hiyerarşik düzen ve sıralama meydana gelmektedir. Örneğin birinci aşama dünyanın uzayda kendi etrafında dönmesidir-bir dönme 24 saate eşittir ve bununla gecenin gündüze dönüşmesi sağlanır-şekil 1. Gezegenimiz kendi etrafında dönmeseydi dünyada hayat olmayabilirdi çünkü gündüz olan taraf yüksek derecelerden kül olacak, gece olan taraf ise buzullar ile kaplanacaktır. Dolayısıyla gecenin gündüze dönüşmesi hayatın anlamını sağlamaktadır. Sadece şunu belirtmek isterim ki eğer bu dolanmanın zaman aralığı 24 saatten daha farklı olsaydı dünyadaki mevcut iklim başka olacaktı ve belkide üzerinde hiçbir canlı varlık bulunmayacaktı. İkinci aşama dünyanın Güneşin etrafında dönmesidir. Burada zaman aralığı 365,25 güne denk gelir ve mevsimlerin değişmesini sağlamaktadır, şekil 2. Üçüncü aşama Güneşin kendi etrafında dönmesi bu aşama yuzeyi yumuşak olmasından dolayı denk olmayıp yaklaşık 28-30 günde tamamlanmaktadır, bakınız şekil 3. Dördüncü aşama Güneşin belirli bir yolda galaksinin etrafında dönmesidir, bunun zaman süreciyse 200-250 mılyon senedir, bakınız şekil 4. Beşinci aşama galaksinin kendi etrafında dönmesidir bakınız şekil 5. Altıncı aşama galaksilerin galaksi kümeleri oluşturmasıdır, bir kümedeki galaksi sayıları farklıdır 20-30 galaksiden 2500 galaksiye kadar ulaşmaktadır, bakınız şekil 6. Kümenin merkezini kütlesi en fazla olan galaksi oluşturur. Yedinci aşama- bilim adamları galaksi kümelerinden oluşan kümeler tespit etmişlerdir, bakınız şekil 7. Bu hareketlerden birinci, üçüncü ve beşinci aşamalar cisimlerin kendi etrafında hareket etmeleriyle ilgilidir diğerleri ise yani ikinci, dördüncü, altıncı ve yedinci yörünge üzerinde hareket etmeleridir.

Felslefe dersleri esnansında bir cümle okumuştum “Yüksek hareket şekilleri içlerinde daha basit hareketleri barındırmaktadır fakat bu onların daha basit oldukları anlamına gelmez” yani galaksi ötesi kümesi içerisinde tüm diğer hareketleri barındırır ama onun kendi hareketi diğer aşamalardaki cisimlerin hareketleriyle bağlı değildir. Tüm bu hareketleri bır nokta etrafına toplarsak şekil 8’de görünen meydana gelir.

























Bunun ilmi tarafı ise kainatta yedi hiyerarşik düzen vardır bunlardan üçü cisimlerin kendi etrafında hareket etmesiyle ilgilidir dördü ise yörünge üzerinde hareket etmeleriyle ilgilidir.

Tüm bunların dinle ilgili tarafı ise mekke’deki Kâbe etrafında yedi defa tavaf edilmesi, bunlardan üçüne vacib dördüne ise farz denilir. Farz muhakkak tavizsiz yapılması gereken şeydir. Önem ve anlam olarak vacib farzdan sonra gelmektedir.

Bu çeşit düşünmeme sebeb olan ve olayların böyle gelişmesine neden olan durum ve nedenlerden bahsetmek isterim. 2000 yılının ocak ayında askerlikten yenı terhiz olunca işsiz kalmıştım ve kış mevsimi olduğundan dolayı evde de yardımım dokunacak pek fazla iş bulunmadığından velilerim beni pek fazla rahatsız etmezlerdi. Düşüncelerim ve fikirlerimle başbaşa kalabileceğim yeterince zamanım vardı. Dinle ilgili geçmişimi gözler önünden geçrimeye ve aynı zamanda da bu olayları incelemeye başladım.

Dinle ilgili konular küçüklüğümden bu yana beni ilgilendirmektedi fakat ailemde ve çevremde yeterince bu konuda arif insanlar olmadığı için genelde “Hoca mı olacaksın yoksa, sen okuldaki derslerine çalış” derlerdi. Tabii ki onların hiçbir suçu yoktu sosyalist rejim nesillerce islamın örenilmesini ve öğretilmesini yasaklamıştı. İslamın okullarda okutulmasını yasakladıklarında babam 6 yaşlarındaymış, 14 üne geldiğinde ise okullarda türkçe derslerini yasaklamışlar. Ben beş yaşımdayken ise isimlerimizi değiştirip türkçe konuşmayı da yasaklamışlardı.

Çok güzel hatırlarım hastaneye dedemi ziyarete gittiğimizde babama türkçe birşeyler demiştim ve biryelerden birisi çıkarak 5 leva ceza yapmıştı, babam cezayı ödedi ve ben kasabaya daha seyrek inmeye başladım. 1989 yılından hemen sonra okul dışında islamı öğrenme hakkımızı yeniden kazanmıitık.

Köyümüzdeki yaşlı insanlar köy imamının yanında Kuran-i kerim dersleri düzenlemişlerdi. Bu gelişmelerden tarih dersleri hocamız hiç memnun değildi ve bir defasında tarih dersinde dinleri incelediğimiz zaman bize yahudilerin tanrı tarafından seçilmiş ırk olduğunu söyledi ve daha sonra tanrının soylediklerine uymayıp çöktüklerini bahsetti ve bunun içinde tanrı onları iflah etmesi için tek oğlunu göndermiş böylece hristiyanlık meydana gelmiştir.

Daha da ileri giderek araplar ne onlara ne de diğerlerine katılmak istemediklerinden dolayı kendi dinlerini uydurduklarını ve Muhamed’i de paygamber seçtiklerini anlatıyordu. Bu hoca peygamberimizin Kuran-i Kerim’in bir kısmını İncilden kopyalayıp diğer kısmını ise kendinden uydurup arapları bir araya toplamayı başardığını söylemişti. Daha da ileri giderek Hz. Peygamber’imizin bazı hatalar yaptığını savunmaktadı. Bunlardan biri Kâbenin tavaf edilmesidir, ona göre bu putperestlikten kalma bir gelenekmiş. Düştüğü ikinci hata ise, hocaya göre, Hz. Peygamber’imizin bir senedeki günleri 365,25 günden 10 gün daha az belirlemesidir, yani İslâmda bir sene 355 güne denk gelmektedir. Tarih hocasına göre peygamberimizin hataları aşikar olmasına rağmen araplar onu körükörüne takip etmişlerdir. O zamanlarda köyün imamı Türkiye’ye göç etti ve köyümüzde hiç kimse ondan geri kalan din derslerini vermeye üstlenmediler ve böylece öğrenciler de dağıldı.

Daha sonra kainatla ilgili konulara merak salmıştım, kainatın sonsuzluğu ilgimi çekiyordu.

Evde kardeşime öğretmenleri tarafından okulda başarı gösterdiği için verilen astronomiyle ilgili birkaç tane kitap vardı. Önceleri bu kitapları ben küçük olduğum için benimle paylaşmazdı fakat daha sonra o çalışmaya başlayınca bunların hepsi elimin altındaydı. Sonunda bu kitaplardan birtanesi o kadar yıpranmıştı ki sayfaları düşmeye başlamıştı, bunu gören kardeşim beni uyardı. Bende ona bu kitap benim için çok değerlidir cevabını verince o bana değerli şeyler böyle mi korunur dedi.

Lisede edebiyat derslerinde daha çok din, hristiyanlık kültürü ve Osmanlı döneminde islamın etkisi gibi konular üzerinde durulurdu. Öğretmen hanım Kâbe’nin yedi defa tavaf edilmesi ve senenin 355 günü olması gibi aynı konular üzerinde durmuştu. Öğretmen hanım için Kâbe’nin tavaf edilmesi anlamsız birşeydi. O bu sıcaklarda tanrılarının yüzünü görmeden deliler gibi bir taşın etrafında dolanıyorlar ve daha sonrada onun adına savaşıyorlar diyordu. Tanrılarının yüzünü görmeden cümlesiyle peygamberimizin simasını resmetme yasağında bahsediyordu. Kendi ve hristiyanlık için ise biz en azından kendi tanrımızı görüyoruz ona mum yakıyoruz ve öyle dua ediyoruz diyordu. Daha sonra da sınıftaki müslüman öğrencilerden ama sizler öyle değilslşnşz diyerek özür dilyordu. Ona göre bu eleştiriler geçmişteki osmalılar için geçerlidi fakat islama olan nefretini insan ses tonunda hissediliyordu. O zamanlar ramazan ayında tam olmasa da oruç tututyordum ve bundan dolayı da evdekiler bana çeşitli lakablarla hitap ediyrolardı ve ben ise anneme sığınıyrodum, cünkü dedem ve ninemin rahmete kavuşmalarından sonra ailede oruç tutan tek oydu.Daha sonra askere gidince bir albayın sözlerine şahit oldum. O dünyadaki savaşlardan müslümanları sorumlu tutuyordu fakat ilginç olan aynı fikirleri kullanması ve savunmasıydı, müslümanların o taşın etrafında tanrılarını görmeden o sıcaklarda dolandığını ve daha sonrada gözleri kapalı bir şekilde savaşmaya gittiklerini fakat hristiyanların tanrılarını gördüklerini ve öyle dua ettiklerinden bahsediyordu.

Askerlikten sonra bunların hepsi beni derin bir şekilde düşünmeye sevk etti. Allahın varlığına ve kıyamet gününe inanmaktaydım ve ahirette herkes yaptıklarından dolayı sorumlu tutulacağına inanıyrom. Doğumdan mensup oldum dini öğrenme ve yerine getirme olanağı ben doğmadan çok önce alınmıştı işmdi ise gerçekle bir bağ arıyordum ve bu bağın olduğuna da inanmaktayım.

Dualarımda Allaha yakarıyordum fakat bunu yeterli bulmuyordum çünkü kendime birbiriyle zıt olan diğer yahudilik, hristiyanlık, islam, budizim ve diğer küçük dinlerin öğretileriyle ilgili sorular sormaktaydım. Benim için yüce rabbimizin son emri neydi sorusu önemliydi. Gerçeğe olduğu gibi yaklaşmaya çalışırdım. Yukarıdaki dinlerden herhangi birini yüce rabbimizin son emri olduğunu bildiğim anda kabul edebilirdim.

Bir gece dualarımda yüce Allahıma gerçekleri ona kulluk edebilecek ve son emrine itaat edebilecek şekilde anlamamı sağlaması için dua ettim. Eğer gerçeği tanırsam onun için gücümün yettiği yere kadar mücadele edeceğime söz verdim. Türkiyeden akrabalarım tarafından gönderilen kitapları okumaya başladım. Bunlarda dinleri semavi olan ve semavi olmayan dinler olarak ikiye ayırmışlardı. Hepsini dikkatlice okudum gerçekler önünde yıkılmamaya karalıydım, amacım kendimi kucaklarına teslim edebileceğim dini bulmaktı.

Semavî olmayan dinlerde putlara tapılır halkın kendisi bu putları yapar ve onları tanrı ilan eder. Onların peygamberleri yoktur.

Semavi dinlerde ise tanrının emirleri peygamber denilen seçilmiş birisi tarafından halka bahşedilir.

Her üç semavi din indirildikleri peygamberle izah edilmişlerdir:
Yahudilik Musa peygamber tarafından halka tanıtılmıştır. Tanrı Musa peygamberi israiloğullarını firavunun zülmetinden kurtarmak için seçmiştir. Fakat zamanla israiloğulları bu dini semavi dininden toplum dinine dönüştürmüşlerdir yani eğer onların toplumuna mensup birisi değilsen bu dini öğrenmen ve itaat etmen olanaksızdır. Yahudiler Musa peygambere kadar indirilen tüm ayetlere inanırlar fakat Hz. İsa ve Hz. Muhammed’e indirilen ayet-i kerimeleri inkar etmektedirler. Hz. Musaya indirilen kutsal kitab Tevrattır. Tevratın orjinalliği zamanla kaybolmuş kendisi değiştirilmiştir.

Hristiyanlık İsa peygamber tarafından halka tanıtılmıştır, fakat Allah’ın iradesyle validesi erkek eli değmeden doğum yaptığından dolayı takipçileri tarafından tanrı olarak ilan edilmiştir. Hristiyanlar Muhammed (s.a.v) peygambere kadar indirilen tüm indirilen ayetlere inanırlar. İsa peygamnbere verilen kutsal kitap İncildir. Vefatından az sonra takipçileri incile yeni şeyler katmaya başlamışlardır ve böylece İncilin birbiriyle alakası olmayan birçok versiyonları meydana gelmiştir. Bu durumdan rahatsızlık duyan Bizans imparatoru 325 yılında üst seviyede şura toplayarak imparatorluk sınırları içerisinde incilleri toplayarak bunların sayısını dörde indirmeyi kararlaştırmıştır ve bunların yazarları şunlardır: Mateyus, Markos, Luka ve Yoan. Buna rağmen bu inciller arasında bile çelişki bulunmaktadır.

İslâm dini Muhammed s.a.v peygamber tarafından insanlığa tanıtılmış ve yaygınlaştırılmıştır. İslâm dininin kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Yeryüzündeki tüm kutsal kitaplardan sadece Kur’an-ı kerim orjinalliğini korumuş zamanla değişmemiş ya da değiştirilmemiştir. Kur’an-ı kerim’de Allah şöyle buyurur “Gerçekten Kuran’ı biz indiridik ve biz onu koruyacağız” Hıcr suresi, ayet – 9. Kuranın meydana gelmesiyle diğer tanrı kitapları anlamlarını yitirmişlerdir.

İslâm’da hiçbiri inkâr edilmeden Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberler kabul edilir.
Kuran’da 25 tane peygamberin adı bahsedilir ve onlar da şöyledir:
1.Adem a.s
2.İdris a.s
3.Nuh a.s
4.Hud a.s
5.Salih a.s
6.İbrahim a.s
7.İsmail a.s
8.İshak a.s
9.Lut a.s.
10. Yakub a.s.
11. Yusuf a.s.
12. Eyyüb a.s
13. Şuayib a.s
14. Musa a.s.
15. Harun a.s
16. Davud a.s
17. Süleyman a.s
18. Zülkifl a.s
19. Yunus a.s
20. İlyas a.s
21. Elyesa a.s
22. Zekeriya a.s
23. Yahya a.s
24. İsa a.s
25. Muhammed s.a.s

Kuran’da peygamberler arasında ayrımcılık yapılmadığı belirtilmiştir, Al-i İmran suresi, 84. Ayet. Hepsi tek olan Allahın seçtikleridir bunlar farklı zaman ve farklı toplumlara gönderilmiştir.

Bunların hepsinden sonra benim için İslâm’ın Allah’ın son hükmü olduğu gayet açıktı. Küçük bir namaz hocası kitabım vardı ve içerisinde namaz esnansında okunan Kuran-ı Kerimden son 10 sure yer almaktaydı ve Allah’ın varlığını ve anlamını en iyi şekilde açıklayacak bir sure öğrenmek isterdim. Ve bu on sureden ben İhlas suresini seçtim “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir. O doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur ”. Bu surenin arapçasını öğrendim ve sıkça sessizce içimden okurdum. Daha sonra İslam dininin Yahudiliğin ve hristiyanlığın bir devamı olduğunu ispat edecek bir kitabın bulunmasını dilemekteydim çünkü bizzat Hz. İsa kendinden sonra gelecek olan peygamberi bildirmiştir: “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim,benden önce gelen Tevrat’ı doğurulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliller getirince: Bu apacık bir büyüdür, dediler .”- sure Saf, ayet -6. Daha sonra Kuran’ın varlığında başka kitabın aranması yanlış olduğunu anladım ve ilimlerin ilerlemesiyle Kuran’ın ayetlerinin gerçekliği ortaya çıkmaktadır ve zamanla bilimle çelişkiye düşmekten ziyade onlarala bütünleşmektedir. Buraya kadar herşey çok iydi fakat iki şey bana bir türlü huzur vermiyordu – Kâbe’nin etrafında yedi defa tavaf edilmesi ve islam dünyasında senenin 355 günden oluşması.

Bir mantıklı açıklamaları olduğuna inanıyordum çünkü Yüce Allah hiçbir şeyi nedensiz yaratmamıştır ve kullarından istediği herşeyin bir mana ve anlamı bulunmaktadır. Örneğin içki ve domuz eti yasağı çağdaş tıp tarafından da desteklenmektedir.

İnsan vücudu proteinlerden oluşmaktadır ve her nerede olursak olalım (ekvator veya kutuplarda) en ufak alkohol dozu bile bunları yok eder.

Domuz etine gelince * bu hayvan en pis hayvanlardan biridir, herşeyi yer, eti ise yüksek seviyede yağ içerir. Tıp açısından oruç da insan vücudu için faydalıdır. Bunların hepsini inceledim ve insan yapısına zararı dokunacak bir taraflarını bulamadım, bunun için de Kabenin etrafında tavaf edilmesinin de bir anlamı olması gerektiğine inanmaktaydım. İşte o zaman dedemin bana ve kardeşlerime biz daha kütçükken anlattıklarını hatırladım ki bizlere Mekkedeki yere dokunmadan havada duran kara taştan bahsediyordu. Bunun gerçekten öyle olduğunu çok görmek isterdim ve bunun olması o zamanlar imkansız olduğundan dolayı başka bir açıklama aramaya başladım ve yedi rakamı ile bir bağlantı kurmaya çalıştım, çünkü Kabe’nin etrafı yedi defa tavaf edilirdi. İlk olarak hafta aklıma geldi yedi günden oluşmaktadır gecenin gündüze dönüşmesi gezegenimizin güneşin etrafında kendi etrafında dönerek dolandığı aklıma geldi.

Gezegenimizin altında da hiçbir destek bulunmamaktadır ve ben „işte bu” dedim, kabenin etrafında dolanma haftanın günlerini ifade eder dedim ve bir hafta boyunca bunu savundum. Bu 2000 yılının mart ayının sonları nisan ayının başlarındaydı. Bir akşam hayvanların otlaktan toplanmalarını beklerken bahçede avlu duvarının yanında dikilmiş uzun zaman güneş ile aya bakıyordum. Güneş batmak üzereydi, ay ise yeni fazındaydı. İşte o zaman Hz. Yusuf’un hayatını konu alan bir film geldi aklıma güneş ay ve onbır yıldız Yusuf’a boyun eğmişler ve dedemin bana anlattığı hikayelerden de Genç Osman hikayesi aklıma geldi. Delikanlı dönemlerinde rüyasında bedeninde büyüyen bir ağaçın dallarını dünyanın dört tarafına uzadığını görmüş ve daha sonra da kurduğu devlet dünyanın dört bir tarafında hüküm sürmüştür. İşte o zaman bunlardan etkilenerek eğer bende böyle bir rüya görürürsem onu sonuna kadar takip edeceğim dedim.

Güneş batmıştı ben ise hala aya bakıyor düşünüyordum ve birden aklıma geldi ayın dünyanın etrafında dolandığı gibi dünyada güneş sistemindeki diğer gezegenlerle birlikte güneşin etrafında dönmektedir. Ve bundan hareket ederek Kabe’nin güneş sistemini, kutsal taş güneşi, hacılar ise gezegenleri temsil ettiği kanaatine vardım, bakınız şekil 2 ve şekil 8. Aynı akşam bu kez rüyamda aynı yerdeydim ve aya bakıyordum. Birden aydan aylar çıkmaya başladı tam üç adet ay çıkarak üçgen şeklini aldılar bakınız şekil 9 ve aşağa doğru inmeye başladılar . Bir tanesi önüme düştü diğer ikisi ise avlunun öbür tarafına. Önümdekini aldım ve avlunu öteki tarafına düşen iki ayı daha alarak bahçenin içindeki yerime tekrar döndüm. Ellerime baktığım zaman üç adet tırpan tutuyordum. Ruyamda ilk aklıma gelen şey bunların sapları yok ben onlarla nasıl biçerim fikriydi. O an velilerim geldiler ve bana geç olduğunu daha neden yatmadığımı sordular. Ben ise evet gerçekten geç oldu siz gidin ben birazdan gelirim dedim. Sabahleyin kalktığım zaman bu ruyamı anlatmakta kararlı değildim fakat daha sonra babama anlatınca gülümseyerek bu imkansız birşey dedi, annem ise rüyalarda böyle şeylerin mümkün olduğunu söyledi.

O zamanlarda sürekli olarak tanrıyı, dinleri, peygamberlerin rollerinin anlamını ve kutsal kitapların manalarını düşünmekteydim. Bunun için de üç ayın dinle ilgili bir anlamı olduğuna inanıyordum fakat neden bana verildiğini anlamıyordum ve kendime dünyada dini ve Kuran’ı benden iyi bilen binlerce kişi varken neden ben sorusunu soruyordum. Aile içinde henüz düşüncelerimi rahatla ifade edemiyordum. Günlerce gerçekle bağlantı kurmaya çalışıyordum ve bu ruyadan sonra bunun yöntemini bulduğuma inanıyordum.

İşte o zaman tekrar dedemin bana ruyalarla ilgili anlattıklarını hatırladım. Onun zamanında sarma sigara içmek yasakmış, eğer içeceklerse kendileri satın almaları gerekiyormuş. Her zaman ruyasında kontrol eden şahısların geldiğini gördüğü zamanlar elinde sardığı sigara paketini evde bırakıyormuş ve işe oyle gidiyormuş. Fakat bir keresinde bu ruyasını ciddiye almamış ve evde hazırladığı sigara paketiyle işe gitmiş. İşte memurların gelişini fark edince sigaraları saklamış ve o zamandan beri de ruyalrına ihanet etmemiş.

Beni derinden etkileyen lisedeki sınıf arkadaşımın ruyasıydı. 1998 senesinin mayıs, haziran aylarıydı, yaklaşık sekiz tane çizim projemiz vardı. Vaktimiz dardı ve bazen sabahlara kadar çalışırdık. Bir akşam kirada dört beş kişiydik saat gecenin ikisiydi ben çiziyordum diğerleri ise biraz istirahat etmek için yatmışlardı çok geçmeden bunlardan bir tanesi kalkarak “ yandık yarın hepimiz sınavı veremeyeceğiz bizden sadece bir kişi başarılı olacaktır” dedi ve bana bakarak “ o kişi de sensin” dedi.

O anda diğerleri de kalktılar, ne olduğunu anlamamıştık o ise anlatmaya başladı bunu dört sene önce lise birinci sınıfken de görmüştüm aynı ortam aynı insanlar sabahleyn imtihanda sadece sen başarılı oldun dedi. Ben de gergindim fakat onlardan daha iyi hazırlanmıştım bu dört sene içerisinde devamlı dersleri takip etmiştim. Ertesi sabah aynen onun dediği gibi olmuştu sınavı tek ben vermiştim. Bu beni gerçekten etkiledi ve benim ruyalara olan bakış açımı değiştirdi. Ruyamda gördüğüm üç aydan dolayı iki buçuk yıl boyunca kabenin yedi defa tavaf edilmesi gerçeğiyle güneş sistemini sembolize ettiğini kabullendim. Tüm bu zaman boyunca yedi rakamıyla bir bağlantı arıyordum fakat bulamıyordum. Yedi rakamının güneş sistemindeki gezegenlerin sayısıyla bir alakası yoktu ne de dünyanın yörünge üzerinde dolanmasıyla ilgisi vardı. 2002 yılının mart ayında Hollandaya çalışmaya gittim fakat yanıma bilinir nedenlerden dolayı kitaplarımı almadım. Orada düşüncelerime devam ettim – güneş sisteminin yedi rakamıyla alakası yoktu. O zaman içerisinde bulunduğumuz galaksi aklıma geldi onun da etrafında yıldızların dolandığı bir merkezzi bulunmaktadır. Altı ay boyunca Kabenin galaksimizi sembolize ettiği düşüncesini savundum fakat yedi rakamı yine boşta kalıyordu. O zamanlarda Hollanda’da kardeşimle aynı kirayı paylaşıyorduk. Bir gün alışverişten dönmüştük ve tekrar pazara çıkacaktık ben biraz için oturdum ve bu hareketler üzerinde tekrar düşünmeye başladım. Olmuyordu fakat bir neticeye yaklaştığımı hissediyordum. Samanyolunun olmadığı apaçıktı tekrar başa dönerek buraya nasıl geldiğimi sıralamaya başladım:

Bir: dünyanın kendi etrafında dönmesi
İki: dünyanın yörünge üzerinde güneşin etrafında dönmesi
Üç: güneşin kendi etrafında dönmesi
Dört: güneşin yörünge üzerinde galaksi etrafında dönmesi
Beş: galaksinin kendi etrafında dönmesi

İlk defa beş rakamına ulaşmayı başarmıştım, buraya kadar geldiğim yöntem ise bana mantıklı gelmişti. O zaman çıkmaktan vazgeçerek kardeşime çıkmayacağımı söyledim ve yedi rakamına ulaşmak istediğimi söyledim. 10. sınıf fizik dersi kitabından ve Bulgaristan’da okuduğum diğer astronomi kitaplarından galaksilerin galaksi kümeleri oluşturduğunu öğrendim ve böylece geri sadece yedinci aşamayı bulmam kalıyordu, biraz bir zaman geçtikten sonra üst galaksi kümelerini hatırladım ve böylece en sonunda yedi rakamına ulaşmıştım. Her yedi aşamayı da bir kağıdın üstüne aktardım. Çizdim şema benim yardımım olmadan başkaları tarafından zor anlaşılabilirdi.

Akşam olunca Den Haag’teki Mescid-i aksa camiinin imamının yanına gittim ve onunla bunları paylaşmak istedim bunu yapmamın nedeni islama zarar vermemekti.

Çizimlerin anlamını açıkladığım zaman imam bana çok yorgun olduğunu söyledi çünkü hafta sonları programları yoğundu öğleye kadar çocukları, oğleden sonra daha büyükleri ve akşamları da velilere din ve Kuran dersleri vermekteydiler.

Böylece konuşmamızı başka bir zamana erteledik. Ben kendim de yetişkinler grubunda derslere iştirak ediyordum, biraz geç katılmıştım onlar çok ilerdediler ama ben onlara yetişmeye çabalamıyordum çünkü konuşma özürlü olduğumdan dolayı Kuran hatmetmekte iyi olmayacağımın farkındaydım. Beni sadece ve sadece Kuran ayetlerinin anlamı ve manası ilgilendirmekteydi. Bunun için de caminin imamına Kuran okuma zamanım bana ilgilendiğim konuların açıklamasında yardımcı olması için kullanmaya teklif ettim. O buna razı değildi ve birgün başaracağıma inanıyordu, fakat hafta içi benim soru ve konularıma zaman ayıracağına dair söz verdi. Daha sonraları cisimlerin hiyerarşik düzeniyle ilgili soru sormak istediğimde cevap vermeden kalkıyordu.

Bir akşam aynı camide türkçeye çevrilmiş Kuran okumaya başladım ve bir kağıda anlamadığım birkaç ayeti belirledim ve aynı imamın yanına bana onları açıklaması ricasıyla gittim. Benim ricamı tereddüt etmeden kabul etti ve bana bu ayet-i kerimelerin anlamını açıkladı. Ben ise lafı yedi aşamaya getirdim ve sohbetimiz öteki namaz vaktine kadar sürdü. Ona görüşlerimi açıkladım, üç ayı anlattım ve bunların ilmi tarafını beyan ettim. Onun bana verdiği bilgiler sayesinde görüşlerimi düzelttim. Bana Kuran’ın ilmi ve bilimi hiçbir zaman reddetmediğini bilakis teşvik ettiğini ve bundan böyle herhangi bir sorum olduğu zaman rahatça onun yardımını isteyebileceğimi söyledi. Üç ay ruyası için ise başkalarının yanında anlatmamı yasakladı. 3-4 ay sonra bir pakistan camisinde tercüman aracıyla tekrar üç ayın anlamını sordum. Bana bilmediklerini ve zamanı gelince anlayacağımı soyleyerek başkalarının yanında konuşmamı yasakladılar. Bir anlamı olduğunu bilmiyorum fakat cisimlerin hiyerarşik düzeninin yedinci aşamasına bunun sayesinde ulaştım.

2003 yılının sonlarında Bulgaristan’a geri döndüm. Döner dönmez ilk işim kitaplarımı bir araya toplamaktı. Ondan sonra herbir hiyerarşik düzeni kağıda aktardım ve böylece kafamdaki şema daha bir anlamlı şekil aldı. 2004 yılının ortalarında tüm bunları islam alimleriyle paylaşmak istedim. Bunlar benim kararlılığıma hayran kalmışlardı fakat benim asıl amacımda beni desteklememişlerdi. Bu amacım ise islam dışında kalan toplumların liderlerini kendilerinin ve toplumlarının islamı kabul etmeleri için davet etmekti.

Fakat bu alimlerin şüpheleri eğer zaman sonra sekizinci aşamanın olduğu ortaya çıkarsa ne olacaktı. Bu soruya astronomi uzmanları cevap verebilir fakat yedinci aşamaya ulaştığım mantığı kullanarak sekizinci aşamanın mevcut olmadığını söyleyebilirim. Tek delillerim eğer doğru anladıysam Kuran ayetleridir ki orada kainatın yedi kattan oluştuğu apaçık söylenmektedir.

Kuran Allah’ın sözlerinden oluşmaktadır. Kuran’da kainatın nasıl oluştuğu anlatılmaktadır. İnsan ise dünyayı tanımak gayretinde bu bilgileri toplar sistematik düzene sokar ve böylece ilim meydana gelir.

Bilim meydanda olan, yaratılmış olan birşeyi inceler. Bunun için benim tarafımdan bilimi yüce rabbimizin iradesi üstüne koymak veya onun iradesiyle aynı seviyede değerlendirmek bir ukalalık olacaktır. Hiç kimse herşeyi bilemez, her nekadar öğreniyorsak o kadar birşey bilmediğimizi anlıyoruz. Her öğrenilen bilgiden sonra Kuran’da bu öğrenilenlere zıt olan ayet bulunmadığını anlıyoruz. Bunların hepsi Kuran’ın Allah’ın iradesi olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır. Benim anlayışıma göre cisimlerin hiyerarşik düzeni Kuran’da açıklanan dünyanın gelişmesiyle paraleldir.

Alimlere kıyasen ben kendi görüşlerimi zorla sunmuyorum tam aksine onları tartışmak için masaya yatırıyorum. Okul ve üniversiteler onun için değiller mi - gerçeğe olduğu gibi ulaşmak . Kainattaki cisimlerin hiyerarşik düzeni bir mükemmel saat gibidir tıpkı saatte olduğu gibi kainatteki aşamaları bir önceki aşamanın dönemlerini içermektedir.

İslam alimlerine gösterdiğim ve sunduğum hiçbir bilgi Kuran ve bilimle çelişkiye düşmüyordu ama onlar bunlara rağmen beni desteklemek istemediler. Bana göre bunun nedeni ikiydi. Bunlardan ilki onlar benim anlattıklarımı anlamıyorladı diğer ise onlardan daha genç olmam, teoloji tahsilim olmamasıydı. Bir de işsiz olduğum için bana bunlarla uğraşacağıma kendime iş bulmamı önerdiler ve daha suçlamalarda bulundular. Bu görüşmeden sonra olayların benim istediğim gibi hızlı gelişmeyeceklerini anladım. O anda beni ilgilendiren daha dört farklı konu üzerinde düşünüyordum fakat destek bulamayacağımı anladım zaman onlardan vazgeçtim. Cisimlerin hiyerarşik düzeni fikriyle meşgul olmaya devam ettim – bu fikir diğerlerine göre en geniş ve en ayrınılıydı.

2005 yılının başlarında köyğmden iş teklifi aldım, aldığım karar yanlış olabilir fakat o zaman düşüncelerim ve araştırmalarımla başbaşa kalabileceğim sakin bir iş isteyordum. Aynı sene bir yabancı üniversitenin açık öğretim programına kayıt yaptırdım (Kiev slavistik üniversitesi) ki daha sonra bu üniversite bulgaristan hükümeti tarafından yasadışı ilan edildi. Buraya yazılmamın amacı bilgisayar bilimlerini öğrenerek bu fikirlerim sanal ortamda kimliğimi gizli tutarak yaymaktı. Daha sonra altıncı ve yedinci hiyerarşik düzenler hakkında bilgi edinmek için kasabadaki astronomi rasathanesine gitmeye karar verdim. Personeli gayet iyi nietliydi bana yardımcı oldular fakat birşey bulamadık.Diğer sene üniversitede din dersleri anlatalıcağını duyunca 2006 yılının Ağustos ayında bu derslere hazırlıklı olmak düşüncesiyle oraya tekrar gittim beni rasathanenin astronomu karşıladı. Ona ne aradığımı anlatınca bana bunların belirlenmesi çok zor olduğunu söyledi ve bana zorlukları anlattı.

Bana 15 eylüle kadar geri çevirme anlaşmasıyla dersler verdi. Bu derslerden islamdaki 355 günün ay takvimine göre belirlendiğini öğrendim ve kendime „tamam, ben bunu bilmiyordum fakat öğretmenlerimiz de mi bilmiyorlardı ki bize sürekli bunun bir hata olduğunu söylüyorlardı” dedim. 355 günün cevabını bulana kadar bu rakamların isnan DNAsıyla yüzdelerle ilgili bir bağlantısı olduğunu varsayıyordum. Güneş ve ay takvimleri arasındaki yüzdelerle ölçülebilen farkın insan ve hayvan DNAsıyla ilgisi olabileceğini varsaydım. Fakat daha sonra ay döngü ile ilgisi olduğunu bulunca bunu da askıya aldım.

Eylül ayında bu dersleri geri vermeye gittim. Astronomla konuştuk bana ne yapmak istediğimi ve ne amaçladığımı sordu. Ben ise kainatta kaç defa döndüğümüzü bulmak isteyrom cevabını verdim. O ise bunu hiç düşünmemiştim cevabını verdi ve yaptığım şemaları görmek istediğini dile getirdi. Ben ise şemaların hepsini göstermeden tezimi astronomun önünde savunmuştum, ona sadece ayrı sayfada olan altıncı ve yedinci aşamaların şemasını göstermiştim. Akşamleyin eve dönünce televizyonda papa 16. Benediktus’un bir grup üniversite öğrencisi önünde İslam’a ve Peygamberimiz’e karşı verdiği demece şahit oldum. İlk olarak gördüklerime inanmadım ve bir toplumun lideri başka bir toplumun değerlerini aşağılamasını kabullenemiyordum. Bunlar üniversite ikinci sınıfın başlarında meydana gelmişti. Bir ay sonra politoloji derslerimiz vardı hoca lafı evirdi çevirdi siyasetten din konularına getirdi, daha sonra papanın konuşmasını savundu Allah’a ve onun elçisi Muhammed’e s.a.v hakaret edici konuştu ama Kuranın içinde çelişki bulunmadığnı söyledi, müslümanlar hakkında Kurana körükörüne inananların beyinleri yıkanmış olduğunu söyledi.

Uzun zamandır hocayla tartışmak ve konuşmak için din derslerini bekliyordum. Kendimi tutamayarak birinci sınıftayken sarfettiği sözleri hatırlattım ki o zaman tanrının kainatı altı günde yarattığını söylemişti. Bana ben tanrının kainatı altı günde yarattığını tek tanrılı dinlerin felsefesine dayanarak söyledim dedi. Ben ise kainat taraf almayan fizik ve matematik gibi iki denk ilim tarafından incelendiğini söyledim.

Bana kainatın bir sanal gerçek olduğunu söyledi, yanımda imla kılavuzu bulunmadığından dolayı öğrenci işlerinden birinden bana açıklamasını rica ettim ve sanal gerçek terimi varolduğunu varsaydığımız birşey anlamına geldiğini söledi. Bu mantığa göre biz insanlar var olabiliriz ve var olmayabilirizde. Bu adı geçen profesörün bize verdiği derslerde ilmi keşiflerden sonra dinlerin sonu geldiği ve bilim adamlarına göre dinler kainat kanunlarına uyum sağlayamadıkları vurgulanıyordu. Hristiyanlık için ise çok emek sarfedildiğinden dolayı herşeye rağmen canlı tutulması gerektiğini söylüyordu. Ona benim düşüncelerimin onunkileriyle uyuşmadığını söyleyince bana: “biryerlerden birşeyler okuduğunun farkındayım yoksa bunlar kafana havadan düşmeyecekler ya”, dedi. Ben ise “bu fikirler benim olamaz mı?” diye sordum, o ise gülümseyerk “Dünyada bunların üzerinde düşünen pek çok kişi vardır, bunlar sana mı kaldı.” dedi.

Profesörün önünde dinler hakkındaki tüm düşüncelerimin açıklamamanın tek nedeni yakında din derslerinin olacak olmasıydı. Bu olanlardan sonra başka bir din adamının yanına gittim ve ona bu olayların hepsini anlattım. Beklentilerim aynıydı dini konularda beni desteklemelerini bekliyordum. O da beni desteklemdi üniversitedeki profesörlerin davranışını biri namuslu diğeri ise namussuz olan sokaktaki iki kadının davranışına benzetti. Namuslu olan kadın namussuzun seviyesine inmek yakışmazmış.

Birkaç zaman sonra din dersi zamanı geldi. Profesör geldi. Kendini ve çalışma yöntemlerini tanıttı. Bu da benim için cok iyidi. Durum çok basitti : iki öğretim görevlisinden birisi dinleri inkar ediyordu diğer ise dinleri savunuyordu ve bir de bu konularla ilgilenen üniversite öğrencisi vardı. Bu öğretim görevlisine bir öncekinin delillerini sundum fakat tatminkar cevab alamadım. Öğretim görevlisi kaynaklarımı görmek istedi. Ben ise derse hazırlıklı gelmiştim ve ona kitaplarımı ve şemalarımı gösterdim. Ona gerçekleri anlamakta kullandığım yöntemin yanlış olduğunu ispatlamasını ve kendi görüşlerini savunmasını teklif ettim. Ve ona kilise yada camide bulunmadığımızı tam aksi soru sorulan ve cevap verilmesi normal olan bir öğretim kurumunda bulunduğumuz için her türlü tartışmaya açık olduğumu söyledim. Bana gösterdiklerimden birşey anlamadığını söyledi, ben ise anlamasını beklemediğimi bunların hepsini astronomi observatuarı müdürü önünde ispatladığımı söyledim. Şunu da belirtmek isterim ki tüm öğretim görevlilerinden tek bunun davranışı yakışır derecedeydi. Diğerlerine göre bakışı sinirli değildi hatta bana ödevimi nasıl hazırlamam konusunda yardımcı bile olmuştu.

2007 yılının Mart ayının sonlarında psikoloji derslerimiz vardı ve ben bu derslerde konunun dinle alakası olacağını bilmezdim bundan dolayı da gereken kaynakaları yanımda getirmemiştim. Profesör ders anlatırken söylediklerinin kainat kanunlarına aykırı olduğunu söyledim fakat o dersine devam etti. Biraz zaman sonra tekrarladım o zaman bana “ benimde birkaç incim var ama onlar domuzlar için değildir, domuzlar onları anlayamacaklardır” dedi ve bütün sınıf yüksek sesle gülmeye başladılar. Ben “ beni bir domuz olarak mı algılıyorsunuz?” diye sorunca herkes sustu ve bu sessizliği bozmak için de “ Eğer mümkünse bu incilerinizi bizimle de paylaşın ki bizde alimlerden olalım” dedim. Bana adımın ne olduğunu sordu. Bende söyledim. Bana “ Biliyormusun sen doğuştan alim olabilirsin” dedi. Ben cevabını yeterli bulmadığımı soru sorulup cevap alınan bir yüksek öğretim kurumunda olduğumuzu söyledim. Evde şekillerim bulunduğunu isterse getirip gösterebileceğimi söyledim. Ertesi gün derslerden sonra çizdiğim şemaları gösterdim. Bana bunu neden yaptığımı sordu. Ben ise savaşlar neden var sorusuyla cevaplamaya çalıştım. Bana bu konunun çok karışık olduğunu söyledi. Ben ise bu sonuçlara nasıl vardığımı açıklamaya çalıştım. Bana bende senin gibi düşünüyorum ama şimdi zamanım kısıtlı diyerek çantasını alıp çıktı. O zaman benim fikirlerime üniversitelerde dikkat çevirmeyeceklerini anladım.

Başka bir öğretim görevlisinin davranışını da anlayamadım. Hiç kimse dinden bahsetmemesine rağmen imtihana girer girmez bize “Kendinizi çok dindar yapmayınız hem Kuran’da hem de İncil’de çok konuşanlar çok hata yapar diye yazmaktadır” dedi, bana bakarak “şimdi sınavımıza devam edelim” dedi. Hocanın bu davranışını birkaç kişi önünde bahsettmiştim fakat duyup duymadığını da bilmiyorum ama ikinci dönemde ben size fikirlerinizi savunmayın demedim ben sadece bunu yaparken boynuzlarınızla yapmayın dedim” dedi.

Bunların hepsinden sonra çizdiğim şemanın tümünü astronoma göstermeye karar verdim. Elimde Kabeyi çizmeye yer kalmayan şemadan başka birkaçtane aynı şema vardı. Ben ise Kabeyi çizemediğim şemanın kendisini gösterdim. Henüz ne olduğunu anlamamasını isteyordum çünkü önceden gören profesörler pek memnun kalmamışlardı. Astronom bunu görünce cisimlerin hiyerarşik düzenini çizmişsin dedi ve bana nasıl tamamlayabileceğim konusunda birkaç fikir verdi. Altıncı ve yedinci aşama için bilgi aradığımı söyleyince şemayı ona bırakmamı ve bir hafta sonra uğramamı söyledi. Almaya gittiğim zaman başka nedenlerden dolayı yardımcı olamadığını söyledi ve bana altıncı ve yedinci aşamanın yanlış olduğunu gerçekte kümeler daha bileşik olduğunu ve bir yörüngede oturmadığını söyledi. Eve gidince başka versiyonlarını çizdim. Yaklaşık bir ay sonra tüm materielleri bir çantaya toplayarak tekrar yanına gittim. Astronom bunları görünce nükleer bomba mı çizdin diye şakalaştı ben ise eğer yanılmazsam gücü onunkine benzer birşey çıkacak meydana dedim.

Altıncı ve yedinci aşamaların yeni versiyonlarını gösterdim fakat o bunları onaylamadı. Daha sonra Kabenin bulunduğu şemayı da gösterdim. Bana bunları böyle konumlandığını nerden bildiğimi sordu. Ben ise kainatın projesini çizmekle üstlenmediğimi sadece cisimlerin hareketlerini açıklayan bir şema çizdiğimi söyledim. Bir aralar ben ne dersem diyeyim olumsuz cevap veriyordu. Nasıl davranacağını merak ettiğimden dolayı galiba sadece vaktimi kaybetmişim ben kimim ki astronomiye bir katkım olacak” dedim. O ise “ ben sana fikirlerinden vazgeçmeni söylemiyorum, dünyada astronom olmayıpta bu alanda katkısı olan birçok insan var”dedi. Daha sonra bana tüm bunlar doğru fakat ben kabullenmiyorum dedi. Ben ise neden dedim. Hristiyanlığa aykırı da ondan dedi. O zaman Kuran’ın İsa hakkındaki görüşlerini anlattım. Kuranda Allah İsa’yı çarmıha gerilmekten kurtardığını buyurur. İçlerinde İsa ve Musa peygamberlerinde bulunduğu 25 peygamberin adı geçtiği din dersi tezimi gösterdim. İlmi keşiflerle tam tamına uyan birkaç ayetin anlamlarını gösterdim ve ona bunların ilmi olarak ne zaman keşfedildiğini sordum. Kainatın genişlemesi 20 y.y. keşfi olduğunu söyledi. Bunlara rağmen o yukarıdan birinin Kuran’ı okuyupta peygamberin yazıya geçirdiği gerçeğini kabullenmesi imkansız olduğunu söyledi. Hiyerarşik düzenle kabe’nin benzerliği onun için tamamiyle tesadüf olduğunu söyledi.

Üniversitedeki hocaların davranışlarını anlattım. O bunlara tamamiyle karşıydı ona göre okullarda böyle davranışların yeri yoktu. Ayrılırken bana sofya’da galaksi ötesi astronomiyle uğraşan birinin adresini verme teklif etti.

Temmuz ayında rektörün yanına giderek okulda okuduğumuz bazı derslerin içeriklerini kabullenmediğimi soyleyerek bana görüşlerimi bir heyet önünde savunma şansı vermesini istedim. Rektör yaz tatilidolayısıyla bunu olmayacağını ama eylül ayında bana vakit ayıracağını söyledi. Eylül ayı geldi ve geçti ama rektör bey beni kabul etmedi.






























Ben yoğun olduğu düşüncesiyle 20-10-2007 tarihli yazılı dilekçe bıraktım. Ben kurumunun bir öğrencisi olarak islam toplumları dışındaki toplumların önde gelenlerinin,papanın, kardinallerin, filosofların NASA’daki astronomların ve fizikçilerin önünde kendimi ve görüşlerimi savunma imkanı vermesini isteyordum. Sürekli olarak öğrenci işlerine bu dilekçenin durumunu soruyordum fakat her defasında olumsuz cevap alıyordum. Dokuz ay sonra kurumun rektörünü dersleri bitene kadar bekledim. Derslerden sonra rektör bey beni kabul etti, dinledi ve „ben insanların zorla islamlaştırılmasına karşıyım” dedi ve daha sonra bu konularda daha fazla bilen fakat vefat eden birinin isminden bahsetti ve bana istediğim cevabı vermeden gitti. Sonunda bunların hepsini medyalarla paylaşmayı karar aldım çünkü toplumun bunları bilmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.Öğretim görevlilerinden çoğu üniversitelerin bu tür konuların tartışma yeri olduğunu söylüyorlardı ve bende bunun için soru sorup cevap bekliyordum. İlginç olan taraf ise hocaların bu konularda benimle konuşmaktan kaçındıklarıydı. Buna bir örnek olarak şunu göstermek isteyorum. Hocalardan bir tanesi ders esnasına “ kültür sayesinde insanlar ağaçlardan inmişlerdir” dedi ve ben hemen soru sormak istedim fakat “ çok anlatacaklarım var ama vakit kısıtlı” diyordu. Bundan bir öğrencinin alacağı sonuç şudur: “ beni dinleyin fakat bana soru sormayın”. Temelde bu ağaçlardan inme teorisi yani maymundan meydana gelme teorisi tanrının varlığını reddeder, bireyler arasında savaşları teşvik ederek daha güçlünün ayakta kalmasını savunur. Bundan dolayı da bu teorinin sahibi ve takipçileri aynı derecede her iki dünya savaşında öldürülen en az 120 milyon kişinin ölümlerinden sorumludurlar. Bundan da anlayacağınız gibi bu teori kötülüğün temelinde yatmaktadır. Ne ilginçtir ki bizleri hayata nasıl öğretmenler hazırlıyorlar. Başka bir olay aklıma geliyor 1997 yılında siyasetçiler halkın ekmeğini ellerinden aldıkları ve halkın sokaklara döküldüğü zaman edebiyat hocası meclis binasına nasıl hakarette bulunabiliyorlar diye protesto eden halkı kötülüyordu. O zamanlarda parlamento binası hırsız politikacıların tapınağı haline gelmişti.

Hiçbir şey halkın lehine yapılmıyordu. O zamandan birşeylerın değiştiğine inanmak istiyorum. Okuduğum yabancı üniversite o zamanın hükümetinin izniyle faaliyete geçmişti fakat şimdiki hükümet bunun yasadışı olduğunu ilan etti. Eğitim bakanının bu demecinden sonra tüm sınıf arkadaşlarım yakın ve uzak şehirlerde farklı üniversite ve kolejlere değiştiler ve bu onlara pahalıya malolmuştu. Bir kere daha mevcut hükümet önceki hükümet tarafından yürütülen yanlış politikanın suçunu halkın üstüne attı. İşte bu durumda kendimize bu soruyu sormadan edemiyoruz – bunların siyasetlerinin gururu nerde kaldı? Kötü olan hala nefret ve etnik ayrımcılığın üzerine kurulu politika yapan siyasetçilerin olması, ki bunlar ilk önce konuşuyorlar daha sonra konuştuklarının üstünde düşünüyorlar. Böyle siyasetçiler dünya önünde devletimizin yüz karasıdır.

Eğer bu konuda siyasetçiler alimlerin görüşleri üzerine görüşlerini koymazlarsa çok memnun olacağım. Dürüsttüm, sizinle bu sonuçlara nasıl ulaştığımı paylaştım. Eğer alimler ve bilir kişiler bunlara nasıl vardığımı değil de bilgilerin kendilerini eleştirirlerse memnuniyet duyacağım.

Bazı ilim adamları dinlerin çöküşünü yapılan keşiflerden sonra dine kainatta yer kalmadığı gerekçesine bağlamaktadırlar.

Astronomi kainatı inceler o fizik ve matematikle içiçe olan bir bilim dalıdır ve bilhassa bu bilim dalı kainattaki dönmemizin beşinci, altıncı ve yedinci aşamaların sürekliliğini bulmakla yükümlüdür.

Hz. Peygamberimiz hadislerinin birinde şöyle buyurur: “ Allah’ın eserleri hakkında düşününüz. Fakat,Allah’ın zatı hakkında düşünmeyiniz. Gerçekten siz buna hiç güç yetiremezsiniz”.

Kainat Allah’ın yarattığıdır dolayısıyla bunun üzerinde düşünebiliriz.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki hac esnasında müslümanlar kainattaki harmoniyi dile getirmektedirler. Öğrenci olarak islam toplumları dışındaki toplumların önde gelenlerinin, papanın, kardinallerin, filosofların NASA’daki astronomların ve fizikçilerin önünde kendimi ve görüşlerimi savunma imkanı verilmesini isteyorum.

Eğer bunun öyle olmadığını ispat edemezlerse İslam’ı din, Allah’ı tanrı, Kuranı kutsal kitap olarak ve peygamberimiz Muhammed sav’i son peygamber olarak kabul etmeleri gerekir ve yönettikleri toplumlardan da bunu yapmalırını istemeleri gerekir. Kuran-ı Kerimde yüce Allah şöyle buyurur: “Allah katında tek geçerli din islamdır” Al-i imran suresi, 85. Ayet.

Gerçekleri doğru anlamamış olmam mümkündür ama bu gerçekleri anlama yöntemimin yanlış olduğunu ispatlasınlar, kendi görüşlerini kaynaklarla savunsunlar ve beni doğru oldukları halde takip etmem için davet etsinler. Sonuçta herşey gerçek adına yapılmaktadır.

Seyhan Ömer Kadir – kiyev slavistik üniversitesi öğrencisi.
Bulgaristan Cumhuriyeti. Kırcaali

Kaynakça:
10. Sınıf fizik kitabı
Извечнь тайнь неба
Dünya inançları
İslamda ibadet ve imanın temelleri
İnternet
Felsefe, siyaset ve din dersleri notları

Aşağıdaki imzası bulunan Yusuf Orhan Yusuf bulgarca`dan türkçeye çevirmiş olduğum “Dinin kâinattaki yeri” doğru olduğunu tasdik ederim: Çeviri 19 sayfadan oluşur.

Yeminli tercuman:
Bvn: 7509152427

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

Birleşmiş milletler genel kurulu 10 aralık 1948’de toplanarak, insan hakları evrensel bildirgesi’ni yayınlamıştır (Bulgaristan Helsinki Komitesi) MADDE 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Buna göre, herkes din ya da inanç değiştirmekte özgürdür. Ayrıca dinini ya da inancını tek başına ya da toplulukla birlikte açık olarak ya da özel olarak öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açıklama özgürlüğüne sahiptir.

MADDE 19: Herkesin düsünme ve anlatma özgürlüğü vardır. Buna göre, hiç kimse düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. Ayrıca ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her türlü araçla aramak, sağlamak ve yaymak hakkına sahiptir.

İNSAN HAKLARI İLE TEMEL ÖZGÜRLÜKLERIN KORUNMASINA İLIŞKIN AVRUPA KONVANSIYONU
Dışişleri bakanlığı tarafından yayımlanmış, 06.05.1963 tarihli V2 protokolü ile ek yapılmış, 06.05.1963 tarihli V3 protokolü, 20.01.1966 tarihli protokol No: 5 ve 19.03.1985 tarihli protokol No: 5 ile değiştirilmiş. 31 haziran 1992 tarihinde millet meclisi tarafından kanun ile onaylanmış- 14.08. 1992 tarihli Resmî Gazete 66. sayısında yayımlanmış, 02.10. 1992 tarihli Resmî Gazete 80. sayısında yayımlanmış. 07.09.1992 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

MADDE 9: Herkes, düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hakka, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile ister tek başına ister diğerleri ile birlikte bir topluluk içinde, ister kamuya açık olarak, ister özel biçimde, tapınmada, öğretimde, uygulamada ve uymada dini veya inancı açığa vurmak da dahildir.

MADDE 10: Herkes düşüncelerini açıklama özgürlüğüne sahiptir. Bu hakka fikir edinme ve kamu makamlarının müdahalesi olmadan bilimsel araştırma alanlarında bilgi ve fikir alış-verişi yapma özgürlüğü de dahildir.